20080519

OSMANLIDA ADALET, TÜRKİYEDE LAİKLİK VE BASIN


MİNARESİ TERS FİRUZ AĞA CAMİİ! OSMANLI’DA ADALET ANLAYIŞI – TÜRKİYE’DE LAİKLİK ANLAYIŞI


Geçenlerde geleceğin sektörleri adlı toplantısı için Kandilli ’de bulunan Hünkâr Köşkü’nde Cemile Sultan Korusu’nda MÜSiAD Yayın Komisyonu’nun toplantısındaydım. İlkinde konuğumuz, şu sıralarda gündemde sıkça rastladığımız, Başbakan Erdoğan’ı ve bazı Türkiye’nin önde gelen aydınlarını evinde bir muhabbet ortamında toplayan Can Bey’di. Can PAKER ’i ünlü bir isim olmasına rağmen tanımayanlarımız olabilir. Kendisini özetlemek gerekirse TESEV başkanı, 20 sene HENKEL Genel müdürlüğünü yürütmüş, TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi, Sabancı Yönetim Kurulu Üyesi gibi görevleri yeterli olacaktır. Yaklaşık 2 saat süren toplantıdan çok istifade ettik ve ufkumuz değişik pencerelerde dolaştı.

2 hafta sonraki toplantıda ise konuğumuz Osman ÖZSOY idi. Kendisi tarih hocası olup çok değişik alanlarda hizmetleri vardır. ”Geleceğin Meslekleri” adlı kitabı bunlardan biridir. Hünkar Köşkü’nün o doyulmaz manzarasını seyretmek için babamla yarım saat önceden kandilliye vardık. Bizim gibi düşünen diğer iş adamları ve ağabeylerimizle de koyu bir sohbet fırsatı yakalamış olduk. Ben de hazır Osman Özsoy Hocayı yakalamışken Rumeli’nin eşsiz manzarasını arkadaşımın bana geçen gün sorduğu, benimde cevabını aradığım bir soruyla süslemek istedim. Sultan Ahmet meydanında Firuz Ağa Camii’nin minaresi arka solda yapılmıştır ve bunun özelliği de minaresi tel solda olan camidir. Bunun nedenini sordum hocaya. Kendisi çok şaşırmıştı. Kendisi 30 senedir İstanbul’da olduğunu ve Cuma namazını en çok kıldığı caminin bu camii olduğunu söyledi. Ben de bu cümleyi duyduktan sonra cevaba ulaşacağımın heyecanıyla manzaranın keyfini bile unutup bütün uzuvlarımla hocanın ağzından çıkacak kelimelere kilitlendim. Fakat hoca buna rağmen bu minareye dikkat etmediğini söyleyince sorumun cevabını bulamamanın verdiği hüzün ve hocanın bile fark edemediği bir soruyu sormanın enaniyetini bir arada yaşadım . Bunu söyledikten sonra tahmin de olsa bir cevap bekliyordum hocadan. Hoca şunları kaydetti: Bildiğim kadarıyla bu cami İstanbul’un fethinden sonra yapılan ilk camilerden. O tarihte İstanbul’un yaklaşık yüzde 80’i Rum’du. Cami şehrin en merkezi yerinde… Etrafında büyük ihtimalle Rum yerleşim yerleri vardı. Bana kalırsa, oraya cami yapılmasına karar verildiğinde, caminin hemen sağında ve oldukça da yakınında oturan Rum vatandaşlar ezan sesinden rahatsız olmamak için yetkililerden rica etmişlerdir ve minarenin yeri değiştirilmiştir. Bir de, özellikle Ege bölgesinde Rumlardan geriye kalan evlerde de dikkati çektiği gibi, bir binanın diğerinin güneş ışığını kesmemesi konusunda büyük hassasiyetleri var. Bunun da gerekçelerden biri olabileceğini ifade etti.

Tabii bunların hepsi birer tahmindi ve oradaki ağabeylerimiz de olayı ciddi şekilde merak ettiler. Bunun üzerine gazeteci-yazar ağabeyimiz Hüseyin Öztürk hemen telefona sarıldı ve ülkemizin kıymetli kültür ve medeniyet tarihçilerinden Dursun Gürlek Bey’i aradı. Dursun Bey telefonda, benzer şeyleri ifade etmiş. Rum vatandaşların ricası üzerine daha inşa safhasında iken minarenin yerinin değiştirildiğini söylemiş.

Bunlar bize biraz garip gelebilir fakat o zaman dünyaya bu devlet hükmetmiş ve sırrı da bu tür ince nüanslarda yatıyor. Hala da binlerce tarihçi atalarımızın nasıl onlarca milleti ve dini hoşgörü içerisinde idare ettiğini anlamaya çalışıyor ve bunun üzerine doktora tezleri, makaleler, kitaplar yayımlanıyor dünyanın en büyük üniversiteleri tarafından. Biz ise olayı çoktan anlamışız hatta aşmışız da artık kendi içimizde tartışma noktasına gelmişiz! Artık bizi başka milletlerle tartışmak başka dinlerle çatışmak sarmıyor çünkü.. Kendi içimizde bir laiklik anlayışımız var ve dini her yerden uzaklaştırmak istiyoruz! Laikliği yeniden tanımlayalım diyor bazı devlet büyüklerimiz, kendilerini laik zanneden bazı kimseler de vay efendim laiklik zaten tanımlıymış da başka tanımı yokmuş!! Laikliğin ilk olarak çıkışı da, 1700-1800’lü yıllarda Avrupa’da çatışmalar genelde dini anlaşmazlıklardan kaynaklanıyordu ve devletin bütün dinlere karşı eşit mesafede durması gerektiği benimsenmişti. Yani mantık barış! Bizim mantığımız ne: savaş! Başında örtü var saçın gözükmüyor diye bireyin temel haklarından olan eğitimi elinden alırsan bunun barışla yada laiklikle ne alakası kalabilir?

- - - - - - - - - - - - - - -


3 hafta önceki yazımda Pippa Bacca olayına değinmiştim. Basın ne yazık ki bu olayı da sıradan diğer 3.sayfa olayları gibi arka sayfadan verip geçiştirmişti.. Çünkü kendi ayıbını manşetten vermek istemiyordu. Evet bu aslında basının da ayıbıydı! Ahlakımızın bozulması, yozlaşması, kültürel değerlerimizin yitirilmesinde basının payını hepimiz biliyoruz.

Pazar günü katıldığım piknikte tanıştığım bir hanımefendi 2-15 mayıs tarihlerinde Filistin’deydi. Şimdiye kadar neredeyse 30 kadar ülkeyi çeşitli vesilelerle ziyaret ettiğini ve içlerinde en farklı ve görülmesi gereken ülkenin Filistin olduğunu belirtti. Kendisiniz ve 30 ülkeden yaklaşık 500 kadının katıldığı “follow the women” bisiklet organizasyonu, ne yazık ki bizim basınımızda gerekli ilgiyi görmedi. Özellikle Ortadoğu’da süren sıcak çatışmalarda ve bölgesel savaşlarda zarar gören kadın ve çocukların yaşadıkları acılar ve etkilerine karşı dünyada farkındalık uyandırmaya çalışan organizasyona, Türkiye’den farklı yaş ve meslek grubundan 21 kadın katıldı. Suriye, Ürdün ve Lübnan’ın First Lady’lerinin desteklediği organizasyona 21 kişilik Türk FTW ekibi ise Emine Erdoğan’ın sponsorluğunda katıldı. Türk grubunun farklı bir özelliği de vardı. Onlar Pippa Bacca’nın temsili gelinliği ile organizasyona katıldılar.Pippa Bacca’nın Ortadoğu’daki barış yolculuğu, bu kez barış için pedal çeviren Türk kadınları tarafından tamamlandı!

Sizce bu mu bir haberdir yoksa imam hatipte din dersinde namazı uygulamalı göstermek için yan taraftaki mescide giden sınıfı manşetten göstermek mi?

20080426

PİPPA BACCA OLAYINA FARKLI BİR BAKIŞ

DÜNYAYI OTOSTOPLA GEZENLER ARTIK TÜRKİYE’YE UĞRAMADAN GEÇECEK!PİPPA BACCA OLAYINA FARKLI BİR BAKIŞ



       Şu günlerde ispanya, Norveç ve Hollandalı, öğretmen ve öğrencilerden oluşan bir grupla ilgileniyoruz. Dün Bağcılar Belediyesi Halk Sarayı’nda çok güzel bir kokteyl oldu. Bağcılar Belediyesine bağlı okullardaki müdürler, öğretmenler ve belediye başkanının katılımıyla gerçekleşen toplantımızda çok hoş anlar kaydedildi. Projenin gerçekleşmesinde bel kemiği görevini gören sayın koordinatörümüz, her fırsatta projeyi gerçekleştiren bağcılar fatih ilköğretim okulu müdürüne özgüven, moral, ve bağlantı desteğini vermeyi ihmal etmiyordu. Bu sabah da Moral Fm radyosunda canlı yayındaydık ve okulun İngilizce öğretmeniyle beraber tercümanlık görevini yürütüyordum. Program çok renkli geçti. Program sunucusu ilk defa yabancıları konuk almıştı programına ve stüdyoda yaklaşık 10 kişi kadardık. Böyle bir ortamda sorulacak soruları ve konuşulacak konuları tahmin etmek zor olmasa gerek; ülkemizi nasıl buldunuz, gelmeden önce neler düşünüyordunuz, gidince neler anlatacaksınız gibi sorular… Müdür hanım projenin amacını çok anlamlı ve duygulu biçimde dile getirdi. Sayın koordinatörümüz de bu projelerin faydalarından ve nasıl bir tesir bırakacağından bahsetti. Sıra yabancılara gelmişti. Ben Hollandalı grubun konuşmalarını tercüme ediyordum, İngilizce öğretmeni olan arkadaşım da Norveç ve İspanya grubunun konuşmalarını tercüme ediyordu. Çok harikulade İngilizce bildiklerini söyleyemem fakat hislerini ve duygularını anlamak için suratlarındaki o küçük mimiklere bakmak yeterliydi.
         Hiçbir dil başka bir dile kelimesi kelimesine çevrilemez. Anlamı tamamlamak için tercümanın ufak tefek eklemeleri olamazsa olmazlardandır. Genel olarak Türkiye’yi çok güzel bulduklarından ve Türk insanının sıcak kanlılığından bahsettiler. Fakat en son Norveçli minik konuşmacıya yöneltilen soru ve cevap çok etkileyiciydi. Kendisine burada en çok etkilendiğin şey ne diye sorulduğunda “camiler” olarak yanıtladı! Bu gerçekten enteresandı. Öğretmenleri de şaşırmışlardı. Hiçbirinden böyle bir cevap çıkmamıştı. Aslında bu grubun tercümanlığını arkadaşım yürütüyordu fakat bu cevap karşısında ben suskunluğumu daha fazla tutamadım ve sözü ben aldım: Camilerin nesinden hoşlandınız mimari yapısından mı yoksa farklı bir duygumu etkili oldu sizde? Cevabı çok etkileyiciydi sanki karşımda bir profösör var gibi hissettim o anda. Camilerin manevi havasından etkilenmişti. Küçük ve gayri Müslim bir çocuğun bunu söylemesi gerçekten üzerinde durulması gereken bir konuydu.
    Değinmek istediğim bir başka husus da, müdür hanımın 38 kişilik grubu kendi evinde getirmesi ve çay ikram etmesi üzerine Avrupalı öğretmenlerin çok şaşırmaları ve mutlu olmalarıydı. Bundan birkaç hafta önce grup liderleri proje sahibi olan İspanyada buluşmuşlar ve içilen çay parasını bile herkes kendi vermişti! İşte Avrupa kültürüyle aramızdaki en temel fark burada başlıyordu. Onlarda misafirperverlik anlayışı yok denecek kadar az, her konuda aşırı rahatlıkları söz konusu fakat bireyleri birbirlerine karşı son derece saygılı, dürüst ve güler yüzlüler!
     Biz Türklere gelince; misafirperverlikte dünyada üstümüze kimse yoktur fakat iş misafirlikten çıktığı zaman olaylar farklı boyutlara uzanabiliyor. Geçen hafta ülkemizin gündemine oturan Pippa Bacca olayı! İtalya'dan yola çıkıp İsrail'e kadar otostopla bir başına gitmek, kim ne derse desin "kadın başına" yollara düşmek, yabancılara karşı önyargılı davranmamak ve küçük de olsa bir barış seyahatini tek başına tamamlamaktı amacı. Yolculuğu Gebze’de noktalandı. En utanç verici şekilde!
      Kendi evlatlarımızı yetiştirirken onlara, bilhassa oğullarımıza, kadınlara saygı duymayı öğretmek; yetişen kuşakların kadını etten bedenden ibaret görmemeleri için elden geleni yapmak hepimizin boynunun borcu. Keza aşkı yasaklamamak, tecavüz olaylarında kadınları suçlamaktan vazgeçmek, sırf "namus kurtarma" adına kadınları tecavüzcüleriyle evlendirmemek, yasaları duyarlılıkla düzenlemek ve tatbik etmek, gençleri ezmemek, gençlerin üzerinde baskı kurmamak gene hepimizin ortak sorumluluğu. Tüm bunlarla İtalyan sanatçının ölümü arasında bağ yok mu dersiniz? Bu tür olayların kültürümüzde ve medeniyetimizde asla ve kata yeri yoktur.
     Artık bazı şeylerin farkında olmaktan vazgeçip harekete geçmemiz gerekiyor. Gerek devlet olarak gerekse sivil toplum kuruluşları olarak üzerimize ciddi görevler düşüyor. Sivil toplum faaliyetlerinin ülkemizde gerekli büyümeyi gösterememiş olması da başka bir yazının konusu. Ses getiren kuruluşlara baktığımızda akla Genç Siviller’ den başka bir kuruluş gelmiyor.
     Ülkelerin, toplumların, medeniyetlerin değişimleri 3-5 senede olmaz. Bunun için geniş bir zaman dilimi gerekmektedir. Türkiye de değişim sürecindedir ve bu süreç son 5-6 yıldır A.B. reformları bahanesiyle hız kazanmıştır. Önümüze baktığımızda ileriyi çok parlak göremiyorum biraz bulanık bir tablo var sanki. Bu bulanıklıktan ülkemiz ve milletimiz adına güzel durumların yeşermesini ümit ediyoruz.

20080417

Özal'lar Lazım

Dün rahmetli Turgut Özal’ın(1927-1993) ölüm yıldönümüydü. 45. ve 46. hükümetlere başbakanlık yapmış ve ardından da 8. Cumhurbaşkanlığı görevi sırasında hayata gözlerini yummuştur. Kendisi mühendis siyasetçi ve devlet adamıdır.askerliği sırasında devlet planlama teşkilatının kuruluşunda görev almıştır. 65 seçimlerinde Demirel’e danışmanlık yapmıştır. 12 mart muhtırasından sonra dünya bankasında danışmanlık görevinden sonra 73 yılında yurda dönen Özal sabancı holding de dahil olmak üzere çeşitli firmalarda yöneticilik yapmıştır. 80 askeri darbesinden sonra bu politikaları devam ettirmek amacıyla Bülent Ulusu Hükümeti'nde ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcılığı görevini yürütmüştür fakat 22 ay sonra bu görevinden istifa eder. Hemen ardından Anavatan Partisini kuran Özal 83 seçimlerinde 400 kişiden oluşan parlamentoda 211 milletvekili çıkararak başbakan olur. 87 seçimlerinde 292 milletvekili çıkararak 46. hükümetin de başbakanı olur. Adnan Menderes'le başlayan serbest piyasa ekonomisine geçişi ve Amerika'ya yanaşma politikasını daha ileri bir boyuta taşımıştır. Cumhurbaşkanlığı tarihinin en önemli olayı körfez savaşıdır. Turgut Özal'ın ölüm tarihi, Süleyman Demirel'in 21 Ekim seçimlerinde "500 günde herkese 2 anahtar" (biri ev, biri araba için) vaadiyle iktidara gelmesinden 533 gün sonra gerçekleşmiştir. Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Turgut Özal ile de yakın dost olan George H. W. Bush beklentilerin aksine cenaze törenine katılmamıştır. İstanbul'da Adnan Menderes anıtının karşısında özel bir anıtta toprağa verilmiştir.

Bir suikasta kurban gitmiş olabileceği de yıllardır tartışılmaktadır. Özellikle karısı Semra Özal bu konuyu dile getirmektedir.
Ülkemizde ve dünyada kimilerince çok sevilen hatta kurtarıcı olarak görülen rahmetli Özal bazı kesimler tarafından da pek sevilmezdi.Milliyetçiler onun milliyetçi tarafını severlerdi liberaller de liberal tarafını öne çıkarırlardı.Kemalist kesim ise onu sevmezdi hala da sevmez çünkü o dindarları seviyordu ve onların gözünde şeriatçıydı!komünistler de onu sevmeyenler arasındaydı.”trenler komünist işidir” sözü akıllarda yer edinen sözler arasındadır. batılılar için yazdığı "Avrupa'da ki Türkiye" isimli kitabında "Türk; imanının laikliği zedelemediğini ve kendisinin akilli olmasını engellemediğinin şuurundadır. Günlük hayatta Avrupalı hıristiyanla müslüman Türk arasında hiçbir fark yoktur. Böylece batı ile islam arasında bir sentez gerçekleştirilmiş oldu. Bu sentez Türk'ün benlik krizine son verdi. Ben inanan ve her yeniliğe açık birinsanim. Benlik meselem olmadığından ne kendi kültürümü savunma, ne de kendimi bir ideolojiye veya aşırı bir milliyetçiliğe bağlama
ihtiyacını bile hissetmem.”
Aslında 12 mart darbesi olmasaydı Özal başbakan olamayacaktı ve Demirel’in arkasında danışmanlarından biri olarak kalacaktı diyebiliriz.Aynı şekilde 27 mayıs müdahalesinde Bayar ve Menderes hükümetinin devrilmesi üzerine Demirel de Adalet Partisiyle sahada yerini almıştı.Belki de Türkiye cumhuriyetinde Mustafa Kemalden sonra en büyük devrimci diyebiliriz Özal’a .Devletçiliğin yerine serbest ekonomiye yön vererek ülkemize dövizin ve ithal malların girişini kolaylaştırmıştır.
Ülkemizin Özal gibi kendini yetiştirmiş birikimli donanımlı “izm”lerden uzak yeniliğe açık ufku görebilen ve resmedebilen gençlere ve devlet adamlarına ihtiyacı vardır.Rahmetli Özal’ı ölümünün 15. yıldönümünde saygıyla anıyoru